Ankara’nın mimarisini anlamak için “güzel mi, çirkin mi?” sorusu yetersizdir. Bu şehir, estetiğini beğeniye sunmaz. Ankara’da asıl soru şudur: “Bu yapı burada durabiliyor mu?” Durabiliyorsa, estetik meselesi zaten çözülmüştür. Çünkü Ankara’da güzellik, yerinde durabilme kabiliyetiyle ölçülür.
Bu kabiliyet, yalnız teknik bir mesele değildir. Taşın kalitesi, duvarın kalınlığı, çatının sağlamlığı kadar; yapının şehirle kurduğu ilişki de belirleyicidir. Ankara, kendine yabancı olanı uzun süre taşımaz. Göze hoş gelse bile… Şehir, mimariyi bir süs eşyası gibi değil, bir karakter parçası gibi görür. Karakterle uyuşmayan, er ya da geç dışarıda kalır.
Vakıf geleneği, bu muhasebenin ahlâkî zeminini oluşturur. Yapı, yalnız bugünün ihtiyacını değil, yarının yükünü de hesaba katmak zorundadır. Ankara’da vakıf mimarisi bu yüzden geçicilikten kaçınır. “Şimdi olsun” değil, “kalsın” fikriyle yapılır. Kalan yapı, estetik olarak da kalıcı olur.
Ankara’nın şehir estetiği, büyük iddialar taşımaz. Ama küçük ayrıntılara önem verir. Bir kapının oranı, bir avlunun genişliği, bir sokağın kıvrımı… Bu ayrıntılar, şehrin ruhunu belirler. Ankara’da mimari, bağırarak değil; ayarlayarak konuşur. Ayar tutturulduğunda, estetik kendiliğinden ortaya çıkar.
Bu yüzden Ankara’da mimari, bir “eser” üretme telaşı yaşamaz. Şehir, eserlerle değil, yerleşik yapılarla doludur. Yerleşik olan, zamanla eserleşir. Aceleyle yapılan ise kısa sürede sıradanlaşır. Ankara, aceleyi sevmez. Taşta da sevmez, hayatta da…
Şehir estetiği, Ankara’da bir meslekten çok bir sezgidir. İnsanlar, bir yapının neden rahatsız ettiğini çoğu zaman açıklayamaz; ama hisseder. Bu his, şehirle kurulan uzun ilişkinin sonucudur. Ankara’nın estetik aklı, işte bu hissin içinde saklıdır.
Sonuçta Ankara’nın mimarisi, kendini göstermek için değil, yaşatmak için vardır. Taş, burada bir süs değil; bir yük taşıyıcısıdır. Duvar, yalnız çatıyı değil, geçmişi de taşır. Bu yükü taşıyabilen yapı, Ankara’da kalır.
Ankara’da mimari estetik,
göz alıcılıkla değil,
karar kılmakla ölçülür.