MENÜ
Ankara
Ankara Gazetesi
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Tarih-resmî tarih
Aydın Ünal
YAZARLAR
1 Kasım 2018 Perşembe

Tarih-resmî tarih

100. yıldönümleri vakaları anmak, üzerlerindeki sis perdelerini kaldırmak, daha serinkanlı tartışıp iç yüzlerini anlayabilmek için fırsattır. 2014 yılından itibaren Türkiye’nin böyle bir fırsatı vardı.

100. yıldönümünde 1. Dünya Savaşı’nı Türkiye tekrar ele alabilir, hem bugünün Türkiye’sinin, hem de bugünün Orta Doğu’sunun nasıl şekillendiğini resmi söylemin/resmi tarihin dışına çıkarak tartışabilirdi. Bu olmadı. Sarıkamış, Çanakkale, Kûtü’l-Amâre dışında 100. yıldönümü hak ettiği ilgiyi göremedi. Derin Tarih gibi birkaç dergi dışında 100. yıldönümünü değerlendiren neredeyse çıkmadı. Yayınlanan kitap sayısı bir elin parmaklarını geçmedi…

1. Dünya Savaşı’nın 100. yıldönümünü geride bıraktık. Şimdi, 19 Mayıs’tan başlayarak Milli Mücadele’nin 100. yıldönümleri anılacak. En son da 2023’te cumhuriyetin kuruluşunun 100. yıldönümü kutlanacak.

Gönül ister ki, en azından önümüzdeki bu 5 yılda, tarih, resmi tarihin dışında konuşulabilsin, tartışılabilsin. Öyle olmayacağını kestirmek zor değil. Sektörün simsarları daha şimdiden gerçeklerle ilgisi olmayan ağlak kitaplar yazarak, bu kitapları bolca istismar yüklü pazarlama yöntemleriyle satarak, hem okuyucuları aldatıp hem de yüklü paralar kazanarak belli ki tarihi daha da karartmaya devam edecekler.

Ülkenin en popüler ve başında ‘Prof. Dr.’ sıfatı bulunan tarihçisi kanal kanal dolaşıp “Andımız” propagandası yaparken tarihi yeniden okumak, tarihi hurafelerden arındırıp özgür bir zeminde konuşmak pek mümkün olmayacak.

Mondros Mütarekesi’nin 100. yıldönümü vesilesiyle bu sütunda art arda 10 yazı yazdım. 3 kitapla başladığım yolculuk yaklaşık 70 kitabın taranmasıyla son buldu. Bir tarihçi değilim. Ancak ilkokuldan başlayarak tekrar tekrar zihnimize nakşedilmek istenen resmi tarihin ne çok yanlışlar, çarpıtmalar, perdelemeler içerdiğini bu küçük serüvende bir kez daha gördüm.

Örneğin; Mustafa Kemal Paşa asla Mondros karşıtı değildi. Nablus’tan Adana’ya 1,5 ay içinde ağır zayiatla çekilirken, İstanbul’a “mütareke yapın” mesajları gönderiyordu.

Mütarekeden sonra İngilizlerin bazı uygulamalarından rahatsız olan Mustafa Kemal, başkent İstanbul’a “Tehir eden idam olunur” notuyla zehir zemberek bir telgraf göndermiş hem sadrazamı suçlamış, hem de istifa tehdidinde bulunmuştu. Resmi tarih bize sadece bu belgeyi gösterir. Tarih ise, sonraki 2 yazışmayla aydınlanır: Sadrazam, Mustafa Kemal’e daha sert bir telgraf gönderip tartışmaya tahammül olmadığını, emirlerin harfiyyen yerine getirilmesi gerektiğini emreder. Mustafa Kemal de, yazdığı cevapta, ağdalı bir dille sadrazamı över, başarılar diler, yanlış anlaşılmış olmaktan dolayı üzüntüsünü ifade eder (Genelkurmay ATESE Belgeleri). Ayrıca Mustafa Kemal, 3 Aralık 1918’de Zaman Gazetesi’ne verdiği mülakatta da Mondros’a karşı olmadığını belirtir.

Örneğin resmi tarih Enver Paşa’yı bir “hain” gibi anlatırken, tarih buna itiraz eder: Teşkilatı Mahsusa Başkanı Albay Hüsamettin Ertürk, hatıralarında, Enver Paşa’nın ülkeyi terk etmeden önce Erzurum ve Kafkasya’daki kıtaların dağıtılmaması ve cephanenin teslim edilmemesi için İstanbul’dan gelebilecek emirlere uyulmaması için komutanlara talimat vermiştir. Mondros sonrası Osmanlı istihbarat teşkilatı İngilizler tarafından kapatılırken, Enver Paşa, teşkilatın çalışmalarına devam etmesini sağlamış, sadrazamın da onayıyla örtülü ödenekten teşkilata para aktarmıştır.

Örneğin, resmi tarih Vahdettin’i “hain” olarak kodlar… Oysa en büyük sırdaşı Ahmed Avni Paşa hatıralarında Vahdettin’in “Mustafa Kemal Paşa ile Almanya’ya beraber gittik. Yakından tanırım. Hırsı ile zekasını gördüm. Hırsı zekasına galip gelirse kötü olur, zekası hırsına galebe ederse faydalı olur” dediğini; İngilizlerin saltanat ve hilafeti kaldırmaya kararlı olduklarını anladığında Vahdettin’in bütün umutlarının tükendiğini, Ankara’nın başarılı olmasını dilediğini ve bunun için çalıştığını anlatır.

Bunlara benzer sayısız örnekler var… Gerçek şu ki, bize ve çocuklarımıza okullarda öğretilen tarih, tarih değil.

Üzerinden 100 yıl geçtikten sonra gerçekleri açığa çıkarmanın kimseye zararı olmaz. Abdülhamit’i, Enver’i, Vahdettin’i, Mustafa Kemal’i, İsmet İnönü’yü, daha nice tarihi şahsiyeti ve hadiseyi olduğu gibi öğrenmek ve öğretmek kimseye zarar getirmez. Kimilerinin hak etmediği halde “kutsallaştırılmasının” kimilerinin hak etmediği halde “hain” ilan edilmesinin, sembol isimler üzerinden toplumun kamplaştırılmasının, ayrıştırılmasının yegâne panzehiri tarihtir; resmi değil, gerçek tarihtir.

Birinci Dünya Savaşı’nın 100. yıldönümünü yeterince konuşamadık; fırsatı kaçırdık. Zor görünüyor ama inşallah, önümüzdeki 5 yıl, Milli Mücadele’nin 100. yıldönümünü açık açık konuşma, özellikle de ders kitaplarını bir gözden geçirme fırsatına kavuşuruz.

Serinin bu son yazısı vesilesiyle, Filistin ve Suriye şehitlerini, Irak, Asir, Yemen şehitlerini, Kafkasya, Sarıkamış, tüm Doğu Cephesi şehitlerini, Kanal, Hicaz, Galiçya ve Çanakkale şehitlerini; Medine kahramanlarını, gazilerimizi rahmetle ve minnetle yâd ediyoruz. Mekânları Cennet olsun. Allah hepsinden razı olsun.

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   Künye
Copyright © 2019 Ankara Gazetesi